yazmayayim, yazmayayim dedim ama dayanamadim. durup durup aklima geliyor, gulusun masumiyetin gozumun onunden gitmiyor be berkinim.
ah gencligi, guzel gunleri haksizca hunharca elinden alinan, 16 kilo kalmis minicik bedeni kara topraklara konulan kara kasli kara gozlu cocugum, ah yar gogsune bas komadan vurulup dusen, ondordunde bu dunyaan gocup giden guzel kardesim. umulur ki bir sabah o yakarisi fotograflardan cikan annen acisini supurmek icin ciktiginda kapiya biz ona cicekler icinde bambaska bir ulke getiririz. umulur ki biraz yuregi sogur, biraz hafifletiriz acisini.
aklımdan geçen ve not etme ihtiyacı hissettiklerim
12 Mart 2014 Çarşamba
19 Şubat 2014 Çarşamba
rezervuar kopekleri
filmle ilgili yorumlari okudugunuzda iki sey one cikiyor: birincisi tarantino'nun bu filmle birlikte buyuk yonetmenler arasinda girmeye hak kazandigi, ikincisi diyaloglarin sahaneligi. ilkine lafim olmaz, gercekten de gerek kamera kullanimi olsun, gerek basit bir olay uzerine insa edilen senaryonun akiciligi olsun buyuk bir basari gostermis tarantino. filmin neredeyse 3/4'u kapali bir alanda gecmesine ragmen olay orgusunun sikiligi sebebiyle tempo hic dusmuyor. film adeta bir tiyatro oyununa (veya yunan tragedyasina) donmesine ragmen neredeyse hic bir noktada sikicilasmiyor. gercekten de tiyatroya uyarlanabilecek bir film soyle deseler kafadan bunu filmi soylerim, tiyatro yonetmeni olarak bunu sahneye uyarlayan kisi buyuk adamdir.
neyse konuyu dagitmadan ikinci mevzuya gecelim, diyaloglarin akiciligi. bu konuda da filmin basindaki madonnayla ilgili tarantinonun tiradi ve sonrasinda bahsis vermeyle ilgili yasanan tartisma en onemli iki ornek olarak sunuluyor, iki konu da herhangi bir yerde okuyacaginiz kadar normal cikislardan olusuyor bence ve pek de enteresan yani yok. ha tarantino bu muhabbetleri soyle guzel bir yerlere baglasaydi o zaman metin yazarina ve senariste helal olsun derdim ama tarantino filmlerindeki boyle cok havadan kalmis muhabbetlerin avrupa sinemasinda uzun planli bakismalardan farksiz. bu iki diyalogun yaninda filmin icine serpistirilen bol kufurlu, argolu diyaloglar yine metin yazarinin basarisi olarak sunuluyor ama bence amerikada herhangi bir zenci mahallesinde cok daha guzel yaratici kufurler/argo deyisler bulabilirsiniz. ha belki hollywood'da bunlari boylesine sert bir sekilde beyaz perdeye yansitan filmler fazla yoktur, o yuzden degere biniyordur onu bilemem ama bu haliyle cok da enteresan degil benim icin.
son soz muzikler icin. tarantino muzik secme isini gercekten cok iyi biliyor, tum filmlerinde sahnede olan olayla ilgili cuk oturan muzikler seciyor, normalde filmlerin soundtrackleri cok buyuk ustalarin elinden cikmadigi surece cok dinlenesi olmaz ama tarantino soundtracklerini, ozellikle de bu filmin soundtrackini al arabandaki kasetcalara tak, dinleye dinleye amerikayi turla. (kasetcalar mi kaldi be kardesim demeyin, vardir belki eski arabalarda, buradaki mesaj tarantino filmlerindeki gibi araba kullanin)
ps. son son soz de tarantinonun duz amerikanliga olan ilgisine dair olabilir.. adamin dinersiz, hamburgersiz, kolasiz, kahvesiz film yok (belki djangoyu disarda tutabiliriz:)
neyse konuyu dagitmadan ikinci mevzuya gecelim, diyaloglarin akiciligi. bu konuda da filmin basindaki madonnayla ilgili tarantinonun tiradi ve sonrasinda bahsis vermeyle ilgili yasanan tartisma en onemli iki ornek olarak sunuluyor, iki konu da herhangi bir yerde okuyacaginiz kadar normal cikislardan olusuyor bence ve pek de enteresan yani yok. ha tarantino bu muhabbetleri soyle guzel bir yerlere baglasaydi o zaman metin yazarina ve senariste helal olsun derdim ama tarantino filmlerindeki boyle cok havadan kalmis muhabbetlerin avrupa sinemasinda uzun planli bakismalardan farksiz. bu iki diyalogun yaninda filmin icine serpistirilen bol kufurlu, argolu diyaloglar yine metin yazarinin basarisi olarak sunuluyor ama bence amerikada herhangi bir zenci mahallesinde cok daha guzel yaratici kufurler/argo deyisler bulabilirsiniz. ha belki hollywood'da bunlari boylesine sert bir sekilde beyaz perdeye yansitan filmler fazla yoktur, o yuzden degere biniyordur onu bilemem ama bu haliyle cok da enteresan degil benim icin.
son soz muzikler icin. tarantino muzik secme isini gercekten cok iyi biliyor, tum filmlerinde sahnede olan olayla ilgili cuk oturan muzikler seciyor, normalde filmlerin soundtrackleri cok buyuk ustalarin elinden cikmadigi surece cok dinlenesi olmaz ama tarantino soundtracklerini, ozellikle de bu filmin soundtrackini al arabandaki kasetcalara tak, dinleye dinleye amerikayi turla. (kasetcalar mi kaldi be kardesim demeyin, vardir belki eski arabalarda, buradaki mesaj tarantino filmlerindeki gibi araba kullanin)
ps. son son soz de tarantinonun duz amerikanliga olan ilgisine dair olabilir.. adamin dinersiz, hamburgersiz, kolasiz, kahvesiz film yok (belki djangoyu disarda tutabiliriz:)
18 Şubat 2014 Salı
hush hush!: l.a. confidential ve idealizmin cokusu
cok afili baslik oldu ama gercekten hissettiklerim buydu filmi izledikten sonra. aman kimsecikler duymasin diye dag gibi idealizmin pragmatizm karsisinda diz cokusunu gorduk. kendi idealleri icin katildigi emniyet biriminde, babasi gibi ideal bir polis olmaya calisan bir adamin sonunda herkes gibi olmasinin hikayesi aslinda bu film. kim bassinger'in dedigi gibi bazilari dunyayi alir bazilari da bir fahise ile birlikte arizonaya gider. sistemin icinde kendine bir yuva kuramayan, orada bulunmayi kendine sindiremeyenler bir kenara cekilir, kendi hayatini yasar, digerleri de san sohret para iktidar ve bu dunyaya ait ne varsa cukkasina doldurur.
ask icin olmeli gibi idealler icin olmeli, gerekirse kendini harcamali, yok etmeli yoksa sen de herkes gibi olursun belki filmin alt notalarindaki melodi.
neyse filmin geneline donecek olursak oyunculuklar kim bassinger'in oyunculugu haric bence harikaydi. kim bassinger'in buradaki oyunculukla en iyi yardimci kadin oscari almasiysa, amourdaki yasli kadincagiz dururken silverlining playbook'taki kizin oscar almasi kadar ironik. hikaye/senaryo ilmek ilmek islenmis, filme aktarilma temposu da bence boyle bir film icin oldukca uygun. ilk baslarda biraz kafa karisiyor ama sonrasinda neredeyse son 45 dakika koltuga cakili izliyorsunuz olacaklari. en iyi senaryo oscarini almasi da tabii ki bu acidan bakilinca oldukca makul.
film noir'in guzel bir ornegi bence, 50'lerde cekilse hatta birilerinin dedigi gibi billy wilder'in elinden ciksa ancak bu kadar film noir olurdu. seviyorum bu genre'daki filmleri.
ask icin olmeli gibi idealler icin olmeli, gerekirse kendini harcamali, yok etmeli yoksa sen de herkes gibi olursun belki filmin alt notalarindaki melodi.
neyse filmin geneline donecek olursak oyunculuklar kim bassinger'in oyunculugu haric bence harikaydi. kim bassinger'in buradaki oyunculukla en iyi yardimci kadin oscari almasiysa, amourdaki yasli kadincagiz dururken silverlining playbook'taki kizin oscar almasi kadar ironik. hikaye/senaryo ilmek ilmek islenmis, filme aktarilma temposu da bence boyle bir film icin oldukca uygun. ilk baslarda biraz kafa karisiyor ama sonrasinda neredeyse son 45 dakika koltuga cakili izliyorsunuz olacaklari. en iyi senaryo oscarini almasi da tabii ki bu acidan bakilinca oldukca makul.
film noir'in guzel bir ornegi bence, 50'lerde cekilse hatta birilerinin dedigi gibi billy wilder'in elinden ciksa ancak bu kadar film noir olurdu. seviyorum bu genre'daki filmleri.
31 Ocak 2014 Cuma
ihsan oktay anar ve iletisim yayinlari
saniyorum ihsan oktay anar kitlesel ilgiye mahzar olmaya basladigi donemlerden itibaren kitaplarini hep iletisim yayinlari uzerinden okuyucularina sundu. simdi bir efrasiyabin hikayeleri'nin, suskunlarin, puslu kitalar atlasi'nin, hatta amat'in kapaklarina bakiyorum, bir de bu kitaplarin yeni baskilari ardindan sahip olduklari kapaklara, agzim acik kaliyor. boyle onemli bir yazarin kitaplari hele ki baski ve tasarim alanindaki teknoloji bu kadar ileriye gitmisken, nasil bu kadar korkunc kapaklarla piyasaya surulur aklim almiyor. kullanilan renklerin iticiligi, kitabin ve yazarin isimlerinin yazildigi fontun sakilligi, kapagin ust tarafinda kullanilan arka fon minyaturlerinin bayagiligi... bilmeyen birine gosterseniz, herhalde yayinevi yazara kumpas kurmaya calisiyor, o yuzden boyle okuyucuyu kendine ceken degil de ozellikle iten kapak tasarimlari yapiyorlar der.
allah askina dunyadaki buyuk yayinevlerinin boyle onemli yazarlar icin cikardiklari kapaklara siradan bir baksin iletisim yayinlari lutfen ya da o kadar zorlanmak istemiyorlarsa yurtdisinda bir kitapciya girip 15-20 dakika dolassinlar. sonrasinda umulur ki utanirlar da belki paint-terk kapaklarini su guzel adamin kitaplarinin uzerinden sokmeyi akil ederler.
allah askina dunyadaki buyuk yayinevlerinin boyle onemli yazarlar icin cikardiklari kapaklara siradan bir baksin iletisim yayinlari lutfen ya da o kadar zorlanmak istemiyorlarsa yurtdisinda bir kitapciya girip 15-20 dakika dolassinlar. sonrasinda umulur ki utanirlar da belki paint-terk kapaklarini su guzel adamin kitaplarinin uzerinden sokmeyi akil ederler.
la meglio gioventu
bi film bu kadar uzun olup nasil insani baymaz? daha dogrusu dizi formatinda cekilmis olmasina ragmen bir eser nasil sinema filmi gibi bir oturusta izlenebilir? la meglio gioventu'yu bu haftabasinda new york'a otobus yolculugum sonrasi izledikten sonra aklimdan bu sorular gecti. sagolsun bu sorular aklimdan gecirirken bir guzel aglatti, kahkaha attirdi, gulumsetti, hayat hakkinda bol bol dusundurdu, kadere bazen isyan ettirdi bazen de hak verdi, kafa karistirdi, su anda buyuk bir sevgiyle devam ettigim akademik yolu bile sorgulatti.
bir sinema saheseri degil ama dar butceyi, yetersiz dekor ve kostumleri, yer yer komiklesen makyaji yetenekleri ile kapatan harika oyuncular ve cok guzel oturtulmus kurgusu ile su gibi akip gitti film. bazi yorumlara katilmamak elde degil, gercekten bir 6 saat daha olsa izleyebilirdim bu filmi. normalde filmin sonunda castin aktigi siyah zeminli "son"lari hic izlemem, ilk defa hem soundtracki bir kez daha dinlemek, hem de emegi gecenlere tekrar bakabilmek icin son satira kadar izledim, bitmeden otobus gara girmesin diye dua ettim resmen.
saniyorum sinemanin guzelligi boyle siradan hikayeleri, siradan hayatlari bile 6 saat boyunca izlenebilir kilmasinda. keske boyle daha cok film cekilse.
bir sinema saheseri degil ama dar butceyi, yetersiz dekor ve kostumleri, yer yer komiklesen makyaji yetenekleri ile kapatan harika oyuncular ve cok guzel oturtulmus kurgusu ile su gibi akip gitti film. bazi yorumlara katilmamak elde degil, gercekten bir 6 saat daha olsa izleyebilirdim bu filmi. normalde filmin sonunda castin aktigi siyah zeminli "son"lari hic izlemem, ilk defa hem soundtracki bir kez daha dinlemek, hem de emegi gecenlere tekrar bakabilmek icin son satira kadar izledim, bitmeden otobus gara girmesin diye dua ettim resmen.
saniyorum sinemanin guzelligi boyle siradan hikayeleri, siradan hayatlari bile 6 saat boyunca izlenebilir kilmasinda. keske boyle daha cok film cekilse.
26 Ocak 2014 Pazar
new york yollari, yeniden
yarın yeniden yollara düşüyorum. ilk dönem 15 kere gidip gelmişim newyork-boston arasında, nereden baksanız 140 saatimi yollarda geçirmişim. şimdi fark ediyorum ki bu zamanda kah uyudum, kah film izledim, kah kitap-makale okudum ama neredeyse hiç yolları izlemedim. oysa türkiye'de şehirler arası yollarda en sevdiğim şeydir geçenlere bakmak, bozkırı, ormanı, dağları, engebeleri seyretmek. buranın şehirler arası yolları da yavan herhalde.
the perennial plate
ne kadar guzel isler yapan insanlar var. bir gun bize de nasip olur diyerek:
http://www.theperennialplate.com/
http://www.theperennialplate.com/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)