yazmayayim, yazmayayim dedim ama dayanamadim. durup durup aklima geliyor, gulusun masumiyetin gozumun onunden gitmiyor be berkinim.
ah gencligi, guzel gunleri haksizca hunharca elinden alinan, 16 kilo kalmis minicik bedeni kara topraklara konulan kara kasli kara gozlu cocugum, ah yar gogsune bas komadan vurulup dusen, ondordunde bu dunyaan gocup giden guzel kardesim. umulur ki bir sabah o yakarisi fotograflardan cikan annen acisini supurmek icin ciktiginda kapiya biz ona cicekler icinde bambaska bir ulke getiririz. umulur ki biraz yuregi sogur, biraz hafifletiriz acisini.
12 Mart 2014 Çarşamba
19 Şubat 2014 Çarşamba
rezervuar kopekleri
filmle ilgili yorumlari okudugunuzda iki sey one cikiyor: birincisi tarantino'nun bu filmle birlikte buyuk yonetmenler arasinda girmeye hak kazandigi, ikincisi diyaloglarin sahaneligi. ilkine lafim olmaz, gercekten de gerek kamera kullanimi olsun, gerek basit bir olay uzerine insa edilen senaryonun akiciligi olsun buyuk bir basari gostermis tarantino. filmin neredeyse 3/4'u kapali bir alanda gecmesine ragmen olay orgusunun sikiligi sebebiyle tempo hic dusmuyor. film adeta bir tiyatro oyununa (veya yunan tragedyasina) donmesine ragmen neredeyse hic bir noktada sikicilasmiyor. gercekten de tiyatroya uyarlanabilecek bir film soyle deseler kafadan bunu filmi soylerim, tiyatro yonetmeni olarak bunu sahneye uyarlayan kisi buyuk adamdir.
neyse konuyu dagitmadan ikinci mevzuya gecelim, diyaloglarin akiciligi. bu konuda da filmin basindaki madonnayla ilgili tarantinonun tiradi ve sonrasinda bahsis vermeyle ilgili yasanan tartisma en onemli iki ornek olarak sunuluyor, iki konu da herhangi bir yerde okuyacaginiz kadar normal cikislardan olusuyor bence ve pek de enteresan yani yok. ha tarantino bu muhabbetleri soyle guzel bir yerlere baglasaydi o zaman metin yazarina ve senariste helal olsun derdim ama tarantino filmlerindeki boyle cok havadan kalmis muhabbetlerin avrupa sinemasinda uzun planli bakismalardan farksiz. bu iki diyalogun yaninda filmin icine serpistirilen bol kufurlu, argolu diyaloglar yine metin yazarinin basarisi olarak sunuluyor ama bence amerikada herhangi bir zenci mahallesinde cok daha guzel yaratici kufurler/argo deyisler bulabilirsiniz. ha belki hollywood'da bunlari boylesine sert bir sekilde beyaz perdeye yansitan filmler fazla yoktur, o yuzden degere biniyordur onu bilemem ama bu haliyle cok da enteresan degil benim icin.
son soz muzikler icin. tarantino muzik secme isini gercekten cok iyi biliyor, tum filmlerinde sahnede olan olayla ilgili cuk oturan muzikler seciyor, normalde filmlerin soundtrackleri cok buyuk ustalarin elinden cikmadigi surece cok dinlenesi olmaz ama tarantino soundtracklerini, ozellikle de bu filmin soundtrackini al arabandaki kasetcalara tak, dinleye dinleye amerikayi turla. (kasetcalar mi kaldi be kardesim demeyin, vardir belki eski arabalarda, buradaki mesaj tarantino filmlerindeki gibi araba kullanin)
ps. son son soz de tarantinonun duz amerikanliga olan ilgisine dair olabilir.. adamin dinersiz, hamburgersiz, kolasiz, kahvesiz film yok (belki djangoyu disarda tutabiliriz:)
neyse konuyu dagitmadan ikinci mevzuya gecelim, diyaloglarin akiciligi. bu konuda da filmin basindaki madonnayla ilgili tarantinonun tiradi ve sonrasinda bahsis vermeyle ilgili yasanan tartisma en onemli iki ornek olarak sunuluyor, iki konu da herhangi bir yerde okuyacaginiz kadar normal cikislardan olusuyor bence ve pek de enteresan yani yok. ha tarantino bu muhabbetleri soyle guzel bir yerlere baglasaydi o zaman metin yazarina ve senariste helal olsun derdim ama tarantino filmlerindeki boyle cok havadan kalmis muhabbetlerin avrupa sinemasinda uzun planli bakismalardan farksiz. bu iki diyalogun yaninda filmin icine serpistirilen bol kufurlu, argolu diyaloglar yine metin yazarinin basarisi olarak sunuluyor ama bence amerikada herhangi bir zenci mahallesinde cok daha guzel yaratici kufurler/argo deyisler bulabilirsiniz. ha belki hollywood'da bunlari boylesine sert bir sekilde beyaz perdeye yansitan filmler fazla yoktur, o yuzden degere biniyordur onu bilemem ama bu haliyle cok da enteresan degil benim icin.
son soz muzikler icin. tarantino muzik secme isini gercekten cok iyi biliyor, tum filmlerinde sahnede olan olayla ilgili cuk oturan muzikler seciyor, normalde filmlerin soundtrackleri cok buyuk ustalarin elinden cikmadigi surece cok dinlenesi olmaz ama tarantino soundtracklerini, ozellikle de bu filmin soundtrackini al arabandaki kasetcalara tak, dinleye dinleye amerikayi turla. (kasetcalar mi kaldi be kardesim demeyin, vardir belki eski arabalarda, buradaki mesaj tarantino filmlerindeki gibi araba kullanin)
ps. son son soz de tarantinonun duz amerikanliga olan ilgisine dair olabilir.. adamin dinersiz, hamburgersiz, kolasiz, kahvesiz film yok (belki djangoyu disarda tutabiliriz:)
18 Şubat 2014 Salı
hush hush!: l.a. confidential ve idealizmin cokusu
cok afili baslik oldu ama gercekten hissettiklerim buydu filmi izledikten sonra. aman kimsecikler duymasin diye dag gibi idealizmin pragmatizm karsisinda diz cokusunu gorduk. kendi idealleri icin katildigi emniyet biriminde, babasi gibi ideal bir polis olmaya calisan bir adamin sonunda herkes gibi olmasinin hikayesi aslinda bu film. kim bassinger'in dedigi gibi bazilari dunyayi alir bazilari da bir fahise ile birlikte arizonaya gider. sistemin icinde kendine bir yuva kuramayan, orada bulunmayi kendine sindiremeyenler bir kenara cekilir, kendi hayatini yasar, digerleri de san sohret para iktidar ve bu dunyaya ait ne varsa cukkasina doldurur.
ask icin olmeli gibi idealler icin olmeli, gerekirse kendini harcamali, yok etmeli yoksa sen de herkes gibi olursun belki filmin alt notalarindaki melodi.
neyse filmin geneline donecek olursak oyunculuklar kim bassinger'in oyunculugu haric bence harikaydi. kim bassinger'in buradaki oyunculukla en iyi yardimci kadin oscari almasiysa, amourdaki yasli kadincagiz dururken silverlining playbook'taki kizin oscar almasi kadar ironik. hikaye/senaryo ilmek ilmek islenmis, filme aktarilma temposu da bence boyle bir film icin oldukca uygun. ilk baslarda biraz kafa karisiyor ama sonrasinda neredeyse son 45 dakika koltuga cakili izliyorsunuz olacaklari. en iyi senaryo oscarini almasi da tabii ki bu acidan bakilinca oldukca makul.
film noir'in guzel bir ornegi bence, 50'lerde cekilse hatta birilerinin dedigi gibi billy wilder'in elinden ciksa ancak bu kadar film noir olurdu. seviyorum bu genre'daki filmleri.
ask icin olmeli gibi idealler icin olmeli, gerekirse kendini harcamali, yok etmeli yoksa sen de herkes gibi olursun belki filmin alt notalarindaki melodi.
neyse filmin geneline donecek olursak oyunculuklar kim bassinger'in oyunculugu haric bence harikaydi. kim bassinger'in buradaki oyunculukla en iyi yardimci kadin oscari almasiysa, amourdaki yasli kadincagiz dururken silverlining playbook'taki kizin oscar almasi kadar ironik. hikaye/senaryo ilmek ilmek islenmis, filme aktarilma temposu da bence boyle bir film icin oldukca uygun. ilk baslarda biraz kafa karisiyor ama sonrasinda neredeyse son 45 dakika koltuga cakili izliyorsunuz olacaklari. en iyi senaryo oscarini almasi da tabii ki bu acidan bakilinca oldukca makul.
film noir'in guzel bir ornegi bence, 50'lerde cekilse hatta birilerinin dedigi gibi billy wilder'in elinden ciksa ancak bu kadar film noir olurdu. seviyorum bu genre'daki filmleri.
31 Ocak 2014 Cuma
ihsan oktay anar ve iletisim yayinlari
saniyorum ihsan oktay anar kitlesel ilgiye mahzar olmaya basladigi donemlerden itibaren kitaplarini hep iletisim yayinlari uzerinden okuyucularina sundu. simdi bir efrasiyabin hikayeleri'nin, suskunlarin, puslu kitalar atlasi'nin, hatta amat'in kapaklarina bakiyorum, bir de bu kitaplarin yeni baskilari ardindan sahip olduklari kapaklara, agzim acik kaliyor. boyle onemli bir yazarin kitaplari hele ki baski ve tasarim alanindaki teknoloji bu kadar ileriye gitmisken, nasil bu kadar korkunc kapaklarla piyasaya surulur aklim almiyor. kullanilan renklerin iticiligi, kitabin ve yazarin isimlerinin yazildigi fontun sakilligi, kapagin ust tarafinda kullanilan arka fon minyaturlerinin bayagiligi... bilmeyen birine gosterseniz, herhalde yayinevi yazara kumpas kurmaya calisiyor, o yuzden boyle okuyucuyu kendine ceken degil de ozellikle iten kapak tasarimlari yapiyorlar der.
allah askina dunyadaki buyuk yayinevlerinin boyle onemli yazarlar icin cikardiklari kapaklara siradan bir baksin iletisim yayinlari lutfen ya da o kadar zorlanmak istemiyorlarsa yurtdisinda bir kitapciya girip 15-20 dakika dolassinlar. sonrasinda umulur ki utanirlar da belki paint-terk kapaklarini su guzel adamin kitaplarinin uzerinden sokmeyi akil ederler.
allah askina dunyadaki buyuk yayinevlerinin boyle onemli yazarlar icin cikardiklari kapaklara siradan bir baksin iletisim yayinlari lutfen ya da o kadar zorlanmak istemiyorlarsa yurtdisinda bir kitapciya girip 15-20 dakika dolassinlar. sonrasinda umulur ki utanirlar da belki paint-terk kapaklarini su guzel adamin kitaplarinin uzerinden sokmeyi akil ederler.
la meglio gioventu
bi film bu kadar uzun olup nasil insani baymaz? daha dogrusu dizi formatinda cekilmis olmasina ragmen bir eser nasil sinema filmi gibi bir oturusta izlenebilir? la meglio gioventu'yu bu haftabasinda new york'a otobus yolculugum sonrasi izledikten sonra aklimdan bu sorular gecti. sagolsun bu sorular aklimdan gecirirken bir guzel aglatti, kahkaha attirdi, gulumsetti, hayat hakkinda bol bol dusundurdu, kadere bazen isyan ettirdi bazen de hak verdi, kafa karistirdi, su anda buyuk bir sevgiyle devam ettigim akademik yolu bile sorgulatti.
bir sinema saheseri degil ama dar butceyi, yetersiz dekor ve kostumleri, yer yer komiklesen makyaji yetenekleri ile kapatan harika oyuncular ve cok guzel oturtulmus kurgusu ile su gibi akip gitti film. bazi yorumlara katilmamak elde degil, gercekten bir 6 saat daha olsa izleyebilirdim bu filmi. normalde filmin sonunda castin aktigi siyah zeminli "son"lari hic izlemem, ilk defa hem soundtracki bir kez daha dinlemek, hem de emegi gecenlere tekrar bakabilmek icin son satira kadar izledim, bitmeden otobus gara girmesin diye dua ettim resmen.
saniyorum sinemanin guzelligi boyle siradan hikayeleri, siradan hayatlari bile 6 saat boyunca izlenebilir kilmasinda. keske boyle daha cok film cekilse.
bir sinema saheseri degil ama dar butceyi, yetersiz dekor ve kostumleri, yer yer komiklesen makyaji yetenekleri ile kapatan harika oyuncular ve cok guzel oturtulmus kurgusu ile su gibi akip gitti film. bazi yorumlara katilmamak elde degil, gercekten bir 6 saat daha olsa izleyebilirdim bu filmi. normalde filmin sonunda castin aktigi siyah zeminli "son"lari hic izlemem, ilk defa hem soundtracki bir kez daha dinlemek, hem de emegi gecenlere tekrar bakabilmek icin son satira kadar izledim, bitmeden otobus gara girmesin diye dua ettim resmen.
saniyorum sinemanin guzelligi boyle siradan hikayeleri, siradan hayatlari bile 6 saat boyunca izlenebilir kilmasinda. keske boyle daha cok film cekilse.
26 Ocak 2014 Pazar
new york yollari, yeniden
yarın yeniden yollara düşüyorum. ilk dönem 15 kere gidip gelmişim newyork-boston arasında, nereden baksanız 140 saatimi yollarda geçirmişim. şimdi fark ediyorum ki bu zamanda kah uyudum, kah film izledim, kah kitap-makale okudum ama neredeyse hiç yolları izlemedim. oysa türkiye'de şehirler arası yollarda en sevdiğim şeydir geçenlere bakmak, bozkırı, ormanı, dağları, engebeleri seyretmek. buranın şehirler arası yolları da yavan herhalde.
the perennial plate
ne kadar guzel isler yapan insanlar var. bir gun bize de nasip olur diyerek:
http://www.theperennialplate.com/
http://www.theperennialplate.com/
the silence of the lambs
taxi driver'daki citir jodie foster'in yaninda, bu filmdeki jodie foster bildigin sonuk kalmistir. gerginligi sadece donuk donuk, olu balik gibi bakmak olarak anlamis sanirsam. en iyi kadin basrol oyuncusu oscarini almasina gercekten sasirdim. bununla birlikte anthony hopkins'in cok da uzun olmayan sekanslarina ragmen filmin her yerine sirayet eden oyunculuguna bir degil uc oscar heykelcigi verseniz de yetmez.
tipki gecen hafta ucakta izledigim hablo con ella filminde tecavuzcuye duyulan sempatiyi bu filmde dr. hannibal lecter'a duydum. entellektuel ve sofistike durusu ile taclanan zehir gibi zekasiyla sanki gercekten oldurulmesi gereken, bu dunyada oksijen israfi adamlari hedef aliyormus gibi geldi. zaten isleyecegi cinayetten once bach'in goldberg varyasyonlarini glenn gould yorumundan dinleyen bir katile insan nasil sempati duymaz.
bununla birlikte clarice karakterine gizlenmis olan tanrinin kuzu (agnus dei) gondermesi ile ilgili guzel bir yorum bulursam buraya koymayi dusunuyorum. hannibal lecter-clarice-kurbanlar arasindaki iliskiye hristiyan teolojisinden yapilan bu kadar direk bir gondermenin okudugum ilk bir kac elestiride bahis konusu bile edilmemesi oldukca sasirtici geldi. elestirmenler kendilerini check etsinler..:)
sonuc olarak coook eskiden korku filmi diye izledigim film hayatimin en guzel gerilim filmi seyirlerinden biri haline donustu dun aksam. hele son 10 dakikada, buffalo bill'in bodrumundaki takip sahnesinde 3-4 kere filmi durdurup sakinlesmek zorunda kaldim. sonunun biraz hizli baglanmis olmasi ve bazi sacma sahneler icermesi filmin eksileri ama yine de 1990larin basinda boyle bir film yapilmis olmasi bile ovguleri hakli kiliyor.
tipki gecen hafta ucakta izledigim hablo con ella filminde tecavuzcuye duyulan sempatiyi bu filmde dr. hannibal lecter'a duydum. entellektuel ve sofistike durusu ile taclanan zehir gibi zekasiyla sanki gercekten oldurulmesi gereken, bu dunyada oksijen israfi adamlari hedef aliyormus gibi geldi. zaten isleyecegi cinayetten once bach'in goldberg varyasyonlarini glenn gould yorumundan dinleyen bir katile insan nasil sempati duymaz.
bununla birlikte clarice karakterine gizlenmis olan tanrinin kuzu (agnus dei) gondermesi ile ilgili guzel bir yorum bulursam buraya koymayi dusunuyorum. hannibal lecter-clarice-kurbanlar arasindaki iliskiye hristiyan teolojisinden yapilan bu kadar direk bir gondermenin okudugum ilk bir kac elestiride bahis konusu bile edilmemesi oldukca sasirtici geldi. elestirmenler kendilerini check etsinler..:)
sonuc olarak coook eskiden korku filmi diye izledigim film hayatimin en guzel gerilim filmi seyirlerinden biri haline donustu dun aksam. hele son 10 dakikada, buffalo bill'in bodrumundaki takip sahnesinde 3-4 kere filmi durdurup sakinlesmek zorunda kaldim. sonunun biraz hizli baglanmis olmasi ve bazi sacma sahneler icermesi filmin eksileri ama yine de 1990larin basinda boyle bir film yapilmis olmasi bile ovguleri hakli kiliyor.
25 Ocak 2014 Cumartesi
21 Ocak 2014 Salı
hable con ella ve todo sobre mi madre
15'ini 16'sına bağlayan gece amerika'ya dönerken yolda izledim bu filmleri. sanıyorum her iki filmi de parça parça da olsa izlemiştim geçmişte ama ilk defa oturup adam akıllı arka arkaya izledim. çekimlerinin peşisıra yapılması ve almadovar'a o dönemde müthiş bir uluslararası ün kazandırması önemli öğeler ancak ben açıkçası iki filmi de çok çok da beğenmedim. daha doğrusu habla con ella'yı oldukça izlenebilir bulsam da da todo sobre mi madre bence resmen goygoy filmi olmuş. barcelona koyalım, travesti koyalım, çocuğunu kaybeden anne dramı koyalım, aforizmaları alakasız serpiştirelim, çelişkilerin gerilimlerin dibine vuralım diye diye film yapmışlar sanki.
sanıyorum o dönemde ab'de çok sevilen multiculti işlerinin ekmeğini yemiş biraz almadovar, travestiler rengarenk barcelona, sanatçılar vs. koyunca güzel ve enteresan bir film çıktığı düşünülmüş.
tabii böyle bölük pörçük anlatısı olan filmin temel olarak neyi anlattığı da belli olmuyor haliyle. eşime filmle ilgili yorumlarımı anlatırken, nedir yani sence bu filmin ana fikri dediğinde resmen kitlendim kaldım, o kadar çok şey anlatıp o kadar yüzeysel kalmış ki film ne diyeceğimi bilemedim.
todo sobre mi madre'yi bu kadar yerdim ama hable con ella'nın ana hikayesini övmeden kapatmayayım. yan hikayelere o kadar yaslanılmasa hastabakıcı adamla (ki messiyle avrupa yakası kubilay karışımı bişeydi) hastası olduğu hasta kız arasındaki ilişki biraz daha öne çıksa harika olurmuş. sonuçta aşık olunan kişinin benliğinde kaybolmak için tecavüzün bile haklı olduğu bir noktaya geliyor hikaye, ki bu bence hem hikaye anlatıcılığı hem de yönetmenlik açısından büyük bir başarıdır.
sanıyorum o dönemde ab'de çok sevilen multiculti işlerinin ekmeğini yemiş biraz almadovar, travestiler rengarenk barcelona, sanatçılar vs. koyunca güzel ve enteresan bir film çıktığı düşünülmüş.
tabii böyle bölük pörçük anlatısı olan filmin temel olarak neyi anlattığı da belli olmuyor haliyle. eşime filmle ilgili yorumlarımı anlatırken, nedir yani sence bu filmin ana fikri dediğinde resmen kitlendim kaldım, o kadar çok şey anlatıp o kadar yüzeysel kalmış ki film ne diyeceğimi bilemedim.
todo sobre mi madre'yi bu kadar yerdim ama hable con ella'nın ana hikayesini övmeden kapatmayayım. yan hikayelere o kadar yaslanılmasa hastabakıcı adamla (ki messiyle avrupa yakası kubilay karışımı bişeydi) hastası olduğu hasta kız arasındaki ilişki biraz daha öne çıksa harika olurmuş. sonuçta aşık olunan kişinin benliğinde kaybolmak için tecavüzün bile haklı olduğu bir noktaya geliyor hikaye, ki bu bence hem hikaye anlatıcılığı hem de yönetmenlik açısından büyük bir başarıdır.
eşkiya
dün tekrar izledim, senaryosundaki aksaklıklar, büyülü gerçekçilik diyerek atlatılamayacak bariz mantık hataları, yeşim salkım'ın iticiliği ve yetersiz oyunculuğuna rağmen sanırım hala izlediğim en güzel türk filmi. filmin içinde görünen tüm sorunlara rağmen sonunda gözyaşları dökülüyor kaçıncı izleyişiniz olursa olsun.
keşke uğur yücel o uçarı ve zibidi haliyle ve şener şen de o olgunluğu ile bir kaç projede daha yer alsaydı. mesela ikinci bahar'da uğur yücelin de bir rolü olsaydı da keyifle izleseydik bu iki dev oyuncuyu.
keşke uğur yücel o uçarı ve zibidi haliyle ve şener şen de o olgunluğu ile bir kaç projede daha yer alsaydı. mesela ikinci bahar'da uğur yücelin de bir rolü olsaydı da keyifle izleseydik bu iki dev oyuncuyu.
19 Ocak 2014 Pazar
19 Mayıs Stadyumu
Behzat Ç.'yi daha dizinin lafı bile edilmiyorken okuyup çok sevdim, Gençlerbirliği İlhan Cavcav'a rağmen her zaman Galatasaray'dan sonra hep en sevdiği takım oldu ve hayat bir zaman beni Ankara'ya götürdü ve iki yıldan fazla oralarda dolaştırdı ama ben bir kere bile 19 Mayıs Stadına gidip de maç izleyemedim. Önüne arabanı bile park ettim ama içine girip yeşil sahayı göremedim. Hala durup durup hayıflanırım.
tagging hayatı organize ederken nasıl kullanılır?
evernote'ta veya herhangi başka not/webadresi/fikir toparlama platformunda organize olmanın tek yolu neredeyse her konu için tagging yapmak ve notebook oluşturmaksa, işin içinden çıkılamayacak hale getirmeden nasıl efektif bir tagging işlemi yapılabilir? hayatımın son dönemdeki en büyük dilemması bu, bunu çözebilirsem herhalde hayattaki verimsizliğimi 1/3 oranında azaltabilirim. geri kalan 2/3 için başka bir insana dönüşmem lazım, ona daha çok yol var.
kağıdın kalemin yerini bilgisayar ekranı tutamadı
Kağıda ve dolma kaleme bugün itibariyle tekrar geri dönüş yaptım. Defterime en son muhtemelen Eylül 2013 başlarında bir şeyler yazmışım, arada Evernote başta olmak üzere, yapacaklarımı veya olanları hatırlamak için bir çok Mac OSX temelli program kullandım ama hiç biri kağıdın ve dolmakalem mürekkebinin yerini tutamadı.
dolmakalem mürekkebi demişken, bu kadar güzel bir şey olabilir mi:
http://harmless-dilettante.blogspot.com/2010/08/noodlers-ottoman-azure.html
eksikler ve yapilacaklar 1
maalesef lisans eğitimimiz boyunca iyi bir üniversitede olmamıza rağmen kantitatif formasyonumuz çok eksik kalmış. buraların da tüm olayı kantitatif analiz ve oyun teorisi üzerine kurulu. o nedenle bu konularda elde avuçta ne varsa okumak, izlemek ve öğrenmek istiyorum. önümüzdeki dönem iyi bir istatistik dersiyle geride kaldığım bir konuda ilerleme sağlayacağım ama yine de arayı kapatmak için yorulmak bilmeden çalışmam lazım, bunun da farkındayım.
buradan buyurun
bazen eski ekşisözlük entrylerime bakarken, -kim yazmış bunu, ne güzel tam benim gibi düşünmüş diyorum. o kadar uzak ve o kadar yabancı geliyor ki yazdıklarım, saatler boyu düşündüğüm sonra dakikalar boyu tıkı tıkı kaleme aldığım paragrafları bile kendimden görmüyorum. o yüzden bir nevi not defteri işlevi görecek böyle bir blog başlatmak istedim. dişimi fırçalarken, bulaşık yıkarken, bisikletle bir yerden bir yere giderken, otobüs beklerken, bir kitap okurken, bir konser dinlerken aklımdan geçenleri aktaracağım bir yer olsun burası. kimi zaman bir satır, kimi zaman belki sayfalarca yazayım. hep konuşan ve çok konuşan olarak, bazı şeyleri kayıt altına almak farklı olacaktır benim için.
benim amacım insanların okuması için değil de, kendi kendime bazı şeyler yazmak buraya. ha denebilir ki git o zaman word dosyası aç, oraya yaz yazacaklarını, internetin baytlarını harcama boş yere. yine de belki birilerini gözüne çarpar, birilerinin aklına bir şey düşürür diye yazayım istiyorum. geçmişte açtığım ve terk edilmiş vahşi batı kasabalarına dönen blogları bile ziyaret edenlerın sayısını gördükçe, en mantıksız blogun bile okuyucusu veya bakıcısı olduğuna kanaat getirdim.
bakalım bu blog da diğer eski bloglar gibi tarihin çöplüğüne gidecek mi?
benim amacım insanların okuması için değil de, kendi kendime bazı şeyler yazmak buraya. ha denebilir ki git o zaman word dosyası aç, oraya yaz yazacaklarını, internetin baytlarını harcama boş yere. yine de belki birilerini gözüne çarpar, birilerinin aklına bir şey düşürür diye yazayım istiyorum. geçmişte açtığım ve terk edilmiş vahşi batı kasabalarına dönen blogları bile ziyaret edenlerın sayısını gördükçe, en mantıksız blogun bile okuyucusu veya bakıcısı olduğuna kanaat getirdim.
bakalım bu blog da diğer eski bloglar gibi tarihin çöplüğüne gidecek mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)